Deprem Tahmin Projesi

Türkiyenin Deprem Portalı...

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Anasayfa 17 Ağustos Gerçeğini Tanıklar Anlatıyor

17 Ağustos Gerçeğini Tanıklar Anlatıyor

e-Posta Yazdır PDF

17 Ağustos Depremiyle ilgili bende soru sormaya başladım, araştırdım, tanıkları buldum, bazılarına bizzat ben tanık olmuştum zaten, sorularımın cevaplarının büyük bir bölümünü buldum, aklınıza yeni sorular getirmesini umduğum bilgilerimi sizinle paylaşmak istiyorum...

 

TANIKLAR ANLATIYOR

 

“17 AĞUSTOS’TA NE YAPTIĞINIZI BİLİYORUZ”

 

EĞER SİZDE BİR TANIKSANIZ BİLDİKLERİNİZ BU METNE EKLENECEKTİR

 

"Bazılarının; elektromanyetik dalgalar yolu ile iklimleri değiştirme, depremler yaratabilme, volkanları harekete geçirebilme yeteneğine sahip silahlar geliştirdiğini biliyoruz.”

 

ABD Savunma Bakanı William Cohen; 1997, Georgia Üniversitesi

"Terörizm, Kitle İmha Silahları, Kitlesel İmha ve ABD Stratejisi" üzerine konferansta

 

E(r)= (Ip/2#960;) x (4L/r3) x (Cos Ø)

 

Yukarıdaki denklem; fay hatlarını harekete geçirebilecek kadar güç üretebilen MHD jeneratörlerinin yarattığı elektrik alanını ifade eder. Bu yazıyı okumayı bitirdiğinizde; çok daha fazlasını ifade edecek.

 

Raporun Özeti

 

Büyük felaketler büyük çözülme süreçlerinin işaret fişeğidir. Sovyetlerin; küresel düzen adına yeniden yapılandırılması öncesinde Çernobil ve Ermeni depremi felaketleri; Japonya'nın yıllarca içinde çıkamayacağı ekonomik durgunluk dönemi öncesinde Kobe depremi yaşanmıştır. Türkiye'de gözlerimizin önünde yaşanan devletin çözülme sürecinin işaret fişeği ise; 17 Ağustos 1999 Gölcük depremidir.

 

Toplumun gözü önünde devlet, ordusundan politikacısına bütün mekanizmaları ile küçük düşürülürken; sivil toplum örgütlerinin gücü kutsanmıştır. Deprem sonrasında; çöken bir ekonomi için itici güç olması gereken inşaat sektörü ise; "katil müteahhitler" imajı ile inşa edilen bir meşrutiyet zemini üzerinden altı ay süre ile durdurulmuş ve bu sürede Türkiye'nin yaşayacağı derin ekonomik krizlerin temeli atılmıştır.

 

Bu rapor; 17 Ağustos depremi hakkında daha önce duymadığınız, duyamadığınız veya duymuş olsanız bile medyanın "mantık perdelemesi" sayesinde algılayamadığınız bazı ayrıntıları bir araya getirerek; "Deprem Dosyası'nın "toplumsal hezeyan", "zemin etüdü/rant ilişkisi" ve "duyarsız devlet/duyarsız toplum" perspektifinde farklı bir boyutta açmakta ve şu kritik iddiayı ortaya koymaktadır:

 

17 Ağustos Depremi'nin doğal olmayan yollarla gerçekleşmiş olma ihtimali; incelenmeye değecek kadar yüksek bir olasılıktır. Devletin elinde; diğer devletlerin elinde "tektonik silah" teknolojisinin bulunduğuna dair her türlü bilgi bulunmasına ve bölgede deprem sırasında "uluslararası bir tatbikat" gerçekleştirildiği bilinmesine rağmen konunun üstü kapatılmıştır.

 

Bu rapor; depremin 4. yıldönümünde, duymaktan sıkıldığınız perspektifin ötesinde bir perspektifle konuyu daha önce duymadığınız veriler ve unsurlarla destekleyerek yeniden gündeme getirmeyi hedeflemektedir.

(Yıl artık 2008, 9. yıl dönümüne yaklaşıyoruz ama hala çok fazla bir şey değişmedi. Değişti de ben mi göremiyorum yoksa)

 

Başına geçirilen çuvalın hesabını soramayanların; olası bir deprem saldırısına karşılık verebileceğini düşünecek kadar saf beklentilere sahip olmak ise tamamen bizim kusurumuzdur; okuyucularımızdan özür dileriz.

 

17 Ağustos 1999 da Neler Olduğundan Emin Olma Gereği

17 Ağustos 2001'de; yani onbinlerce canımızı alan depremin ikinci yıldönümünde, ABD Büyükelçiliği'nin fakslarına yurdun dört bir yanından yüzlerce fax geldi. Faxın üzerinde; o sıralarda popüler olan bir ABD filminin ismine atfen sadece şu sözler yazılı idi :

"We Know What You Did Two Summers Ago"

Bir grup üniversiteli öğrencinin, geçen yaz işledikleri ve üstünü örttüklerini zannettikleri bir cinayetin, gizli bir el tarafından tekrar önlerine getirilmesini konu alan "We Know What You Did Last Summer" filmine gönderme yapan bu mesajın kaynağının neresi olduğunu ABD Büyükelçiliği'nin bulmaya çalıştığını ama bulamadığını biliyoruz. Neticede karşısına Türkiye'nin çeşitli yerlerindeki faks ofisleri çıktı ve bir kaç birim nezdinde yaptığı sondaj; "bilmiyoruz, bizim alakamız yok" cevabı ile karşılaştı.

 

Bu küçük ama etkili eylem tabii ki medyada yer almadı; alması da istenmiyordu. Amaç; bir zanlının yüzüne hiç beklenmediği anda "senin suçlu olduğunu biliyoruz" dediği anda verdiği tepkilere bakarak, gerçekten suçlu olup olmadığını test etmeye yönelik bir psikolojik test yapmaktı. ABD'lilerin bu testten geçip geçmediklerini öğrenemedik; öğrendiğimiz, eylem sonrası yaptıkları sondajın CIA kadrolarından beklenmeyecek kadar amatör düzeyde olduğu idi.

İşte bu eylemden iki; depremden ise altı sene sonra; "Deprem Dosyası"nın kapağının yeniden aralandığına dair sesler geliyor.

 

Birilerinin önüne "yazmaları için" yeniden "sarı zarflar içinde kapsamlı ve odaklı literatür tarama çalışmaları" konuyor. Geçenlerde bunlardan bir tanesi bizim de önümüze geldi. Sağ olsunlar; bizi de unutmamışlar.

 

Kendilerine; dosyada sundukları bilgilerin çoğunun zaten bizim tarafından üç sene önce yine benzer bir zarf içinde ilgili birimlere sunulduğunu; hatta o zarfta bulunmayan bilgilerin bizde olduğunu söyledik ve şu soruyu sorduk : "O gün bu dosya ile ilgilenmeyip; daha doğrusu ilgilenir gibi yapıp klasör sektörüne katkı yapanların ne oldu da aklı başına geldi?". Sorumuza net bir cevap alamadık.

 

Böyle bir durumda; "Deprem Dosyası"'nı bir de biz aralayalım ve gün ışığına çıkmamış hususları dikkatinize sunalım dedik .

Konuyu aşağıdaki başlıklar altında kategorilendirmenin; 17 Ağustos depremini bir "magazin" ve "toplumsal paranoya" haline getiren dezenformatif güçlerin elinden "komplo teorisi" silahını almak için yararlı olacağını düşünüyoruz.

 

a) Bilinmeyenler - Veriler ve Sorular

b) Bilimsel Gerçekler - Tesla; Magneto Hydro Dynamics ve Tektonik Silah Gerçeği

c) Tetikçisi Belirsiz; Tetiklediği Belirli (17 Ağustosun diğer depremlerle benzerliği)

d) Tektonik Silahın varlığına dair ek kanıtlar

f) Tez

 

Bunları biliyor muydunuz?

Depremle ilgili o kadar yazıldı, çizildi ve Internet'te bu konu ile ilgili o kadar yazı dolaştı ki; deprem öncesinde, sırasında ve sonrasın da artık bir çok bilgiyi, okuyucuların bir şekilde duyduğunu varsayıyoruz. Aşağıda daha önce gün ışığına çıkmamış; yada o bilgi karmaşası içinde gözlerden kaçan veya üzerine yeteri kadar odaklanmayan ve en önemlisi önümüzdeki bilmeceyi çözmede kritik olduğunu bildiğimiz bilgileri ve soruları dikkatinize sunuyoruz :

 

• Depremin olduğu gece Gölcük'teki donanma üssünde, devir teslim töreni ile ilgili bir yemek/eğlence vardı. Bu eğlenceyi düzenleyen kuruluşun bütün elektronik sistemleri saat 11:00 civarında bozuldu. Çalışanlar; elektronik sistemleri bozulurken; havai fişekleri kontrol eden mekanizmaların kendiliğinden ateşlendiğini gördüler. Bu; bölgede depremden çok önce ciddi bir elektro manyetik alanın varlığının en büyük kanıtı idi.

 

• Saat gecenin üçüydü ve insanlar can havliyle kendilerini evlerinden dışarı atarken sanki bir kıyameti yasıyor gibiydiler. Belki de insanların çoğu, ölümün kendilerine ne denli yakın olabileceğini ilk defa bu denli yakından gördüler.

 

• Uzmanımızın bilgisine başvuralım: O geceye tanıklık edebilecek bir çok insan mavi ışık huzmelerinden bahsetmektedir. Kutup ışıklarının o muhteşem dansı gibi olmasa da Gölcük’e doğru akan mavi ışık demetleri. Anlamı şu; ortamdaki enerjinin soğurulması yada başka bir deyişle büyük kapasitörlü bir indükleme bobini üzerine enerjinin depolanması olayıdır, ayrıca bu işlem başlatıldığında ortamda çok yoğun bir manyetik alan oluşmaktadır. Bundan böyle manyetik bulut olarak anılacaktır ki aynı zamanda bir mercek görevi de üstlendiğinden insanların o gece elimizi uzatsak yıldızlara dokunabilecektik diye söylemelerinin açıklaması da bundan ibarettir. Enerjiyi kablosuz olarak 200 km uzağa aktarabilme kabiliyetine sahip bilim adamları yine kablo kullanmadan ortamdaki enerjiyi de bir batarya üzerine 1890’lı yıllardan beri depolayabilme kabiliyetine sahiptiler zaten... Tesla makinesinin ilk deney yeri olan Tungska ormanı hala bugün bile o dehşetin izlerini taşımaktadır.

Depremler öncesinde, elektromanyetik dalga alanları oluştuğu ve bölgede görülen ışık ve elektrik fenomenlerin "doğal" olduğu tezi ilk başta çok mantıklı gelmektedir. Depremlerden önce elektromanyetik alan oluştuğu tezi doğrudur ama çeşitli bilimsel araştırmalar bu tür elektromanyetik stresin deprem öncesi göstergesi olup olamayacağı üzerine yoğunlaşmaktadır.( Örnek : Physical Review; Volume 65, "Guternebrg-Richter type relation for laboratory fracture-induced electromagnetic radiation"). Halkın yanıltıldığı nokta; bu tür bir elektromanyetik stresin, bölgede görülen garip elektrik/ışıma efektlerinin sebebi olduğudur ki, bu tezin arkası bilimsel olarak boştur. Bu tarz bir elektrik ışıma/plazma etkisine neyin neden olabileceğini "Bilimsel Gerçekler" başlıklı bölümde okuyabilirsiniz.

 

• Söz konusu gecenin organizasyon hizmetlerini sunan şirketin elinde o gecenin videosu bulunuyordu. Bu video; o gece yaşanan gariplikler açısından bir belge niteliğindeydi. Bir gazeteci o videoyu almak için şirkete başvurduğunda şirket ilk başta bunu kabul etti ve ertesi gün videoyu vermek için gazeteci ile sözleşti. Fakat nedense şirket bu kararından vazgeçti ve gazeteci ile yaptığı konuşmayı bile inkar etme noktasına geldi.

 

• Bölgedekiler radyolarının kendiliğinden kanal değiştirmesi gibi fenomenlere depremden saatler önce tanık oldular. Deprem sonrası ise bölge balıkçıları, denizden çektikleri ağlarının yanmış olduğunu tespit ettiler. Depremden önce dikkat çeken bir diğer fenomen; depremden iki gün önce Büyükada semalarında gözüken mavi ışık topuydu.

 

• Diğer bir uzmanımız anlatıyor: Yanmış balıkçı ağları.? Suyun içindeki bir cisim nasıl yanar? Yanma konusunu bilmeyenler için aktarıyor; yanmanın 3 şartı vardır, aksi taktirde yanma gerçekleşmez, başka bir deyişle bu bir fizik kuralıdır. 1) Yanıcı madde olmalıdır, (her şey yanar.) 2) Yüksek ısı yada yakıcı enerjiye ihtiyaç vardır, (her maddenin yanma ısısı farklıdır.) 3) oksijen yada oksijen oranı yüksek hava gerekir (Oksijen oranı oldukça düşükse %15-16 gibi randımanlı yanma olmaz.). Söndürme sistemlerinin tamamı bu 3 prensip üzerine çalışır. İnanmayan deneyebilir, kağıttan bir kap yapıp içine su doldurup ateşin üzerine koyduğunuzda veya bir pet şişeyi içi su dolu olarak ateşin üzerine koyduğunuzda içindeki su kaynayacak ancak ne kağıt kap nede pet şişe yanmayacak ve eriyip tutuşmayacaktır. Yanma işlemi kapların içindeki su bittikten sonra başlayacaktır ki bu da yanmanın 3 prensibinden 2 nci prensibin karşılığıdır. Çünkü kap içindeki su ateşin yakma ısısını veya yakıcı enerjinin oluşmasını engeller. Söylediğimiz gibi bu basit bir fizik kuralıdır. Şimdi eğer balıkçı ağları yanmış ise (ki yanmıştır) o zaman şu sonuç ortaya çıkıyor “deprem sırasında deniz yoktu yada başka bir deyişle deniz çekilmişti, kısaca bir süre için ortamda su yoktu” ve ortamda yakma işlemini gerçekleştirecek büyük bir enerji mevcuttu. Enerjinin mevcudiyeti güvenlik kameraları tarafından tespit edilmiş durumda. Tüm medyanın elinde bu görüntüler bulunmakta, zaten amacımızda bu görüntülerin varlığını ispatlamak değil.

 

·    Donanma üssünün yanında oturanlar; deprem sırasında, gemilerin üzerinde bir elektrik

arkının oluştuğunu, yıldırım ışığına benzeyen bu ışığın göğü yarar gibi ve "dizel motor" sesi gibi bir ses çıkararak bir süre ilerledikten sonra gemilerin tam üstünde denize doğru büyük bir gürültü ile boşaldığını gördüler. Bu gözlem; "Bilimsel Gerçekler" başlığı altında geliştirdiği teknolojiden bahsettiğimiz Tesla'nın; atmosfer üzerinden transfer edilen elektrik enerjisinin istenildiği anda herhangi bir noktaya öldürücü bir güçle nasıl indirilebileceğini anlatan ve kanıtlayan çalışmaları biliyorsanız daha bir anlam kazanır.

 

• 1.Tanığımızın bilgisine başvuralım: Depremden 8 ay sonra bölgeye bu kez arkadaşlarımı ziyarete gelmiştim, herkesin bana anlatacak bir şeyleri vardı, ısrarla aylardır gelmemi istiyorlardı, anlatacak deşarj olacak konularla ilgili olarak yorumlarımı dinleyecek ve kendilerini iyi hissedeceklerdi. Telefon konuşmalarından vardığım sonuçtu bu sadece. Arkadaşlarımla buluşup sohbete başladığımızda yanıldığımı anladım. Anlatılanlar yoruma meydan bırakmayacak kadar açık ve netti. Arkadaşlarımdan biri Gölcük’ü arada deniz yokken ve bütün gemiler karaya oturmuş haldeyken gördüğünü söylüyor diğeri tereddütsüz onu doğruluyordu. Bir diğeri karşı kıyıdaki evlerde insanların deprem sırasında neler yaptıklarını yada yapmaya çalıştıklarını en ince ayrıntısına kadar anlatıyor bir diğeri eksik kalan ayrıntıları tamamlıyordu. Bir başkası ilk saatlerde karşı kıyıya yardım ve keşif için hareket eden balıkçı motorlarının sonar verilerinden bahsediyordu ki bu da neredeyse imkansızdı. Körfezin derinliklerini biz hepimiz ezbere bilirdik, sanki hepsi okyanus tabanından bahsediyordu. Bir diğeri “neden dalışa ve seyrüsefere yasaklandı sanıyorsunuz?”dediğinde ???????...........

 

• Depremden önce; Karl Buckthought isimli bir Kanadalı uzman'ın 10 Temmuz'da Saroz körfezi açıklarında 6 büyüklüğünde bir deprem yaşanacağı yolundaki tahmini Aktüel dergisinde yeraldı. Bu haber "deprem profesörü" Işıkara'yı, "halkı paniğe sürüklediği" için çok kızdırmış olacak ki; o gün Saroz'a gidip halkla birlikte sabahladı. Buckthought medyada Kanada Toronto Üniversitesi'nden profesör olarak tanıtıldı. Halbuki kendisi bu üniversitede profesör değil, sadece mezunu. "Deprem hezeyanını" başlatan bu isim; depremden hemen sonra ortalığa çıkmaz oldu ve kendisi ile temas kurmaya çalışan gazetecilerin hiç bir isteğine cevap vermedi.

 

·    Aktüel dergisinde bu haberi yapan muhabirleri Buckthought'a kim yönlendirdi?

 

• Deprem öncesinde bölgede bir tatbikat yapılıyordu. Tatbikata; İngilizler ve İsrailliler de katılıyordu. Tatbikat için bölgeye bu devletlerin denizaltları da gelmişti. Kritik sorular şunlar :

o Bu tatbikatın konusu neydi ve tatbikat sırasında özel bir teknoloji denendi mi?

o Denendiyse; bu teknoloji denenmesi Türk yetkililerin bilgisi dahilinde miydi?

o Yabancı denizaltılar bünyesinde bölgeye bu teknolojiye dair özel bir cihaz getirildi mi?

#61607; Bu denizaltılarla birlikte bölgeye bir MHD jeneratörü sokulma ihtimali nedir? (MHD Jeneratörünün ne olduğunu merak edenler; Bilimsel Temeller başlıklı maddeyi okuyabilirler)

 

• O günlerde "deprem silahı" tezini ortaya koyanlara "komplo teorisi" suçlaması ile deli muamelesi yapılıyor ve "bilim adamı" kisvesi altında isimler teknik olarak böyle bir şeyin mümkün olamayacağı şeklinde ahkam kesiyorlardı. (Benzer bir mantıksal perdeleme; ilk yıllarında cep telefonları teknolojisinin dinlenip dinlenemeyeceği tartışmaları sırasında da yaşandı Bkz. Bilimsel Temeller başlığı) Fakat aynı günlerde; ABD Savunma Bakanı'nın 1997 yılında Georgia Üniversitesi'nde yaptığı konuşmada bizzat kendi ağzından "tektonik silahların" varlığını kabul ettiği konuşma açık kaynaklardan tespit edilmiş ve ilgili makamlara iletilmişti.

 

• ABD'nin asil hedefi Kuzey Anadolu Fay hattındaki deneyden elde edeceği bulguları San Andreas fay hattında uygulamaktır. Bu işi de çok yüksek askeri gizlilik taşıdığından yürütme isi İsrailli uzmanlara verilmiştir. Gerekli makine ve donanım gizlice denizaltılarla Gölcük üssüne getirilerek yeraltı-denizaltı korunaklarına kuruldu. Türk makamları durumdan detay bazda haberdar değildi. Bunu İsraillilerle yürütülen askeri tatbikatın bir parçası olarak düşünüyorlardı belki de. İsrail’le Amerikalılar gece şartlarında elektro sismik haberleşme tatbikatı yapacaklardı. Deney basarili olacağından sonunda kimse normal dışı bir şeyin olduğunu fark etmeyecekti. Bu amaçla Gece Şahini Tatbikatı'nın (Operation Night Hawk) saat 03:00'te başlaması planlandı. Gece saat tam 03:00'te düğmeye basılacak ve Gece Şahini devreye alınacaktı. O an uzay filmini andırır devasa cihazlar çalışmaya başlayacak ve 1-2 dakika içinde de oluşturdukları muazzam enerjiyle Marmara’nın altındaki tektonik tabakayı zayıf yerlerinden kırıp, aylardır oluşan basıncı dışarı atacaklardı. Böylece büyük bir deprem önlenmiş olacaktı. Ama o gece sabaha karşı bir şeyler yanlış gitti ve beklenen gerçekleşmedi. Her şey bir anda olup bitmişti.

 

Doga kendini yönetmeye kalkanlardan bir kez daha intikam almıştı. 45 saniye süren deprem, beklenenin 10.000 kat üstünde bir güçle gelmişti. Her yeri bir anda yerle bir etmişti. Zayıflayan ve titreyen elektrikler az sonra geri geldiğinde, gece saat 03:05'i gösteriyordu. Daha bir kaç dakika öncesine kadar korunağın içinde şampanya patlatmayı bekleyenler, simdi korkudan buz gibi donmuş, hareketsiz ayakta duruyorlardı. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. On binlerce insan, çoluk çocuk, o an enkaz altında can çekişiyor veya cansız yatıyordu. Bu düşünce ile hepsi ürperdi. Bu tarihin en büyük felaketiydi; hem de insan eliyle yaratılan...

 

• Önemli bir başka tanığımız anlatıyor : Sessizliği İsrailli komutanın buz gibi emri bozdu: "Lets pack! We're moving out! Call operation Q! Right now! Immediately! Stop whinning! Move, move, move!" (Toplanın!Kaçıyoruz! Q planına geçiyoruz... Simdi.. Hemen! Hadi, hadi!!!)

 

• İşte o andan sonra çantalardan çıkan "Q planı çalışmaya başladı. Ilk önce bölgedeki tüm haberleşme ve elektrik enerjisi felç edildi. İlk 3 dakika içinde İsrail Başkanı Barak ve Birleşik devletler Başkanı Clinton ile irtibat kuruldu. O anda İsrail’de Ben Gurion'un Lod askeri havaalanından 4 adet savaş uçağı eşliğinde 2 nakliye uçağı havalanıyordu. 2 dakika sonra da İsrail deniz kuvvetleri ve NATO Güney Deniz Saha Komutanlığına bağlı tüm birlikler DEFCON-4 acil durumuna geçirildi.. Amerikan 6'nci filosuna bağlı gemiler de rotalarını İstanbul’a çevirmek için Pentagon’dan emir aldılar.

 

o İstedikleri zaman basında her türlü konuyu ön plana çıkarabilme yeteneğine sahip bu makamlar; bu bilginin üzerine neden yattı ve medya bu somut kanıtı neden görmezden geldi?

• Depremden iki saat sonra bölgeye İsrail'in ordu bağlantılı kurtarma ekiplerinin bölgeye geldiği söylentisi hızla yayılmaya başladı. Trakya'daki birliklerin bile bölgeye 24 saat sonra intikal edebildiği düşünülürse; İsrail'li kurtarma ekiplerinin bu kadar hızla bölgeye intikal etmesinin arkasında bilmediğimiz bir ön hazırlık nedeni mi mevcuttu acaba ?

 

• 2.Tanığımızın bilgisine başvuralım: Ankara’dan hareket eden Sivil Savunma Arama ve Kurtarma Birliği 07.30’da Adapazarı’na, 07.45’de de İzmit’e müdahale etmişlerdi. Normalde 2 ile 2,5 saat içinde bölgeye varabilecekleri halde yoğun trafik ve Arifiye Köprüsünün yıkılmış olması nedeniyle E-5 Karayolu üzerinden bin bir zahmetle bölgeye ilk olarak kendilerinin geldiğini sanıyorlardı ki ekiptekilerin yarısı zorda olsa saat 09.40 sularında Gölcük Donanma Üssündeki Orduevi binasının önüne geldiklerinde çok şaşırdılar. İsrail Kurtarma ekibinin yaklaşık 6-7 saattir Orduevinin enkazında çalıştığı her şekilde belli oluyordu. ( Profesyonel bir ekip, başka bir ekibin orada ne kadar zamandır çalıştığını çok kolayca hesaplayabilirdi, öylede olmuş ve ekipten biri hemen kabaca bir hesap yapmış arkadaşlarına soruyordu “Bu adamların burada kaç saattir çalıştığının farkında mısınız? Bizden önce buraya nasıl gelebilmişler ki?” )

 

• 3.Tanığımız aktarıyor: Cengiz Topel Askeri Havaalanının hasarlı olduğu ve uçak inişine elverişli olmadığını ekipteki herkes biliyordu. Ancak helikopterler iniş yapabiliyordu, İsrail’den kalkan helikopterlerinde uçuş süresi belli idi. Hele birde İsrail Kurtarma ekibi Türk Arama ve Kurtarma ekibini Orduevi enkazına sokmayınca ekip bu işe iyi sinirlenmişti, ekipten birini onları izlemesi için bırakıp enkazın arkasına dolaştılar. İsrail Kurtarma ekibini izleyen personel biraz sonra koşarak ekibin yanına geldi ve İsrail ekibinin oradan ayrıldığını, enkazda buldukları cesedin bileğine zincir ve kelepçe ile bağlı gri metal bir çantayı alarak gittiklerini ve cesedi bıraktıklarını haber verdi. Bu anlaşılır bir şey değildi, enkazın altında hala canlılar vardı, sesler geliyordu yardım isteniyordu ama profesyonel bir ekip insan yerine bir kurye çantası kurtarıyordu, gerçekten çok garipti. Ekiptekilerin onların peşinden gitmeye ve siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz demeye ve onlarla uğraşmaya vakti bile yoktu zaten. Onlarda bunu biliyorlardı. Ancak bölgede çalışan resmi arama ve kurtarma ekiplerinin gözünden İsrail ekinin donanımı ve sayısı kaçmamıştı. Sanki bu depremi önceden biliyormuşçasına hazırlıklı idiler, tam donanımlı, her türlü ihtiyaç duyacakları ekipmanları yanlarında, aradıkları kişilerin isimleri, alışkanlıkları, varsa kullandıkları ilaçlar, İsrail ekibinin suçluluk duygusu ile karışık tuhaf davranışları, sonra neden bu kadar kalabalıktılar (yaklaşık 450 kişi), bence bu adamlar aynı anda kaç yerde birden kurtarma yapacaklarını biliyorlardı. Hemen yola çıktıklarını varsaysak bile sadece 450 kişi 7-8 kargo uçağı veya kargo helikopterine sığabilir, kaldı ki bu ekibi ancak 15 kargo uçağı getirmiş olabilirdi ve biz oraya vardığımızda bile daha hala bir kısmının inememiş havada tur atıyor olması gerekiyordu, ama hepsi yerdeydi ve tahminen depremin hemen ardından çalışmaya başlamışlardı. Depremden en geç 10 dakika sonra çalışmaya başladıkları kesin gibi bir şeydi ki yapılan çalışmalarda bunu destekliyordu. Kısaca İsrail ekibi depremden önce tam teçhizat zaten oradaydı..........

 

• Bu kadar devasa bir depremin sismograf kayıtları ilk günlerde kimseye gösterilmedi. Bu kayıtlar çok sonraları toplumun önüne getirildi. En ufak depremden sonra bile medya malzemesi yapılan bu kayıtların bu kadar uzun süre saklanmasının nedeni neydi?.

 

o "Deprem Profesörü" Işıkara bu kayıtların saklanması konusunda ne rol oynadı?

 

• Depremden hemen sonra Cumhurbaşkanı Demirel, "deprem profesörünü" Kandilli'de ziyaret etti. Demirel ile Işıkara'nın basına kapalı görüşmesinin konusu ile yukarıdaki maddenin bir alakası var mıydı?

• Gölcük'teki deprem öncesinde bölgede başka depremler kaydedildiği halde bunlar Rasathane'nin kayıtlarında yer almıyor. Afet İşleri Genel Müdürlüğü'nün ve TÜBİTAK'ın kaydettiği depremleri Kandilli'nin es geçmesinin bir nedeni var mı?

 

Bilimsel Gerçekler

Depremin hemen sonrasında; "kontrol dışı teorileri" kontrol altına almak için bir "mantık perdelemesine" gidildi ve tabi bu operasyonun tarafları bir yanda "bilim adına" konuşan "profesörler"; diğer tarafta "saçmalayan" komplo teorisyenleri olarak belirlendi. Sonuç belliydi.

 

Bu uzmanlar arasında Zeynel Abidin Erdem gibi Türkiye'de cep telefonu pazarının öncülerinden bir isimde vardı ve kendisi çıktığı panellerde "cep telefonlarının asla dinlenemeyeceği" yolunda "garanti" veriyordu. Teknolojiden biraz anlayan herkes, bu "garanti"nin ne kadar saçma olduğunun farkına varsa da; "zıplayan frekanslar yüzünden mümkün değil" gibi olayı derinlemesine kavramayan her zihne mantıklı gelen açıklamalarla toplum bir süre uyutuldu. Bugün geldiğimiz noktada; cep telefonlarının dinlenmekle kalmayıp, istenildiği zaman patlatılabildiğini bile biliyoruz ve en acısı; bu izleme teknolojisini yadırgamıyor ve kabullenmiş durumdayız.

Deprem üzerine tartışmalar da; benzer bir seyir izledi ama tabi olayın hassasiyeti nedeniyle; "deprem silahı" teknolojisinin varlığı henüz kamuoyunun önüne serilmiş değil.

Bu noktada sözkonusu teknolojinin ismini ve öncüsünü ayrıntılı olarak koymamız gerekiyor :

 

Magneto hydro dynamics, Teleforce, Telegeodynamics ve Tesla bu doğrultuda bilmemiz gereken başlangıç kavramları.

1800'li yılların sonlarında yaşayan Sırp asıllı bilim adamı Tesla; "kayıp bilimin" dehaları arasında sayılır. Günümüzdeki elektrik teknolojisinin temeli olan "dönen manyetik alan"ı keşfeden Tesla; elektrik enerjisinin iletimi konusunda çığır açtı ve kendi adına 700 patent kaydettirdi. Tesla'nın "ucuz üretilen ve iletilen elektrik/enerji" teorilerinin ve motorlarının (yarattığı bir türbin, elde tutulabilecek büyüklükteydi ve 10 beygir gücü büyüklüğünde enerji üretebiliyordu) zamanın yeni yeni palazlanan enerji baronlarının pek hoşuna gitmediği ve Sırp asıllı bu bilim adamının tarihin karanlıklarına itilmesinin sebebi arasında olup olmadığı ayrı bir tartışma konusu.

(Tesla'nın kablosuz enerji iletim projesi; enerjinin ücretsiz ve kablosuz olarak doğal ortamlardan üzerinden iletilmesi durumunda para kazanamayacak olan J.P. Morgan'ın hoşuna gitmedi ve General Electric'in arkasındaki güç olan J.P Morgan Tesla'nın laboratuvarına sağladığı finansmanı kesti)

 

Tesla'nın tarih karşısında uğradığı haksızlıklara bir örnek olarak; radyo'nun mucidinin Marconi olduğunun zannedilmesini gösterebiliriz. Halbuki patent kayıtları Tesla'nın radyoyu Marconi'den daha önce keşfettiğini açıkca göstermiştir ve ABD Anayasa Mahkemesi Tesla'nın ölümünden iki yıl sonra aldığı kararla bu gerçeği yasal olarak tescil etmiştir.

Merak edenler bu dahi bilim adamı hakkında daha fazla bilgiyi çeşitli kaynaklardan edinebilirler.

 

Bu yazının içeriği açısından bilinmesi gereken; Tesla'nın 1890'lı yıllarda "teleforce"; enerjinin kablosuz olarak doğal ortamlar üzerinden dünyanın herhangi bir yerine iletilmesi ve "telegeodynamics"; herhangi bir uzaklığa mekanik enerji transferi prensiplerini deneyleri ile gerçekleştirmesi ve bu deneylerin sonuçlarının bilimsel dergilerden; zamanın New York gazetelerinde kendisi ile yapılan röportajlar aracılığı ile kamuoyuna duyurulması.

1934 yılında New York gazeteleri 78. yaş gününde Tesla'nın; kilometrelerce öteden orduları ve uçak filolarını bir enerji dalgası ile yok edebilecek silahın temelini oluşturacak teknolojiyi geliştirdiğini duyuruyorlardı. Bir sene sonra; Tesla'nın 79. doğum gününde, gazeteler bu sefer bilim adamının dünyanın katmanları üzerinden enerji iletimi sorununu çözdüğünü ve bunun "kontrollü depremler" yaratmak için askeri anlamda kullanılabileceğini duyuruyordu.

 

Kısacası; bizim medyamızın 1900'lerin sonlarında deli saçması olarak nitelediği teknolojinin varlığı; 1890'larda keşfedilmiş 1900''lerin başında ABD Basınında yer almaya başlamıştı bile.

 

Tesla; bilimsel kişiliği, buluşları ve enerji/elektrik teorisi ile tarihin sayfalarından silindi. Ta ki; birileri bu teknolojinin aktif olarak kullanımında bir artış olduğunu keşfedene kadar.

 

Tesla'nın prensipleri üzerine geliştirilen bir diğer dal ise Magneto Hydro Dynamics (MHD.

 

Bu dal; "iletken bir sıvı ile manyetik alanın" etkileşiminin incelenmesi olarak özetlenebilir.

 

MHD'nin en büyük avantajı; mekanik parçalar olmadan verimli enerji sağlaması ve bu sıvı bir doğal yakıt ile ısıtılıp plasma haline dönüştürüldüğünde oluşturulan enerji ise, normal santrallerden elde edilenden çok daha verimli hale geliyor. Örnek olarak; 1000 Megawatt'lık bir MHD jeneratörü 42.000 pound ağırlığında olabiliyor ki; bu rahatça hava taşıtları ile kaldırılabilir bir büyüklük.

Günümüzde bu prensibi kullanarak enerji üreten jeneratörlere yönelik araştırmalar yapılmakta olup; bu araştırmalardan bir tanesinin başlığı aynen şöyle :

 

"MHD Jeneratörlerin Yarattığı Elektromanyetik Etki Sonucu Oluşan Sismik Faaliyetler"

Araştırmanın katılımcıları;

 

Moskova Yüksek Yoğunluklu Enerji Araştırma Merkezi

NPO Soyuz Dzerzhinsky, Moscow

Shizuoka Institute of Science and Technology; Fukuoaka/ Japonya

Textron Systems / ABD

University of Tsukuba / Mühendislik Mekanikleri ve Sistemleri Enstitüsü

Araştırma; MHD jeneratörlerin yarattığı elektromanyetik darbenin yarattığı deprem dalgasının incelenmesini ve bu dalganın; küçük depremler yaratarak büyük depremleri önleme yolunda kullanılıp kullanılmayacağını incelemeyi hedefliyor. Araştırmanın; ön sonuçları MHD jeneratörünün çalıştırılmasından 2-7 gün sonraki aralıkta yerel depremlerde ciddi bir artış gözlemlendiği yönünde.

Elimizde bir başka araştırmanın metni; Gürcistan Bilim Akademisi'ne ait. Akademide; Tamaz Chelidze başkanlığında yapılan ve ilk periyodik raporu 2001 Mayısında sunulan proje hayli teknik ayrıntılara girerek; fay hattına sahip kayalar üzerinde etkilli deneysel ekipmanların nasıl yapıldığından, "Electromanyetik Depremlerin Laboratuvar Modellemesi" gibi başlıklara kadar bir çok ilginç alt başlığa sahip.

Sizlere sadece özetleyebildiğimiz bir kaç bilimsel kavram, bir bilim adamı ve çeşitli araştırmaların açıkça ortaya koyduğu gerçek; dünyada tektonik ve elektromanyetik silah teknolojisinin en az yüzyıl öncesinden konuşulmaya başlandığı ve Gürcistan dahil bir çok ülkenin bu teknoloji üzerinde çalışmalar yapmaya başladığı.

Böyle bir ortamda; "deprem silahı" kavramını saçmalık olarak ilan eden bilim adamlarının literatür olarak neyi takip ettiklerini; etseler bile anlayıp anlamadıklarını; anlasalar bile doğruları konuşma cesaretine sahip olamadıklarını ciddi anlamda sorgulamamız gerekiyor.

 

Tetikleyicileri Belirsiz ama Tetikledikleri Belli Depremler

7 Nisan 2001'de ABD'de yayın yapan bir radyo programının konuğu "YerKüre Değişiklikleri" isimli kitabın yazarı Alfred Webre idi. Programın konusu ise; "Doğa silahları ve 28 Temmuz 1976 Çin ve 17 Ağustos 1999 Türkiye depremleri gibi elektromanyetik olarak tetiklenmiş(kaza ile veya kasten) depremler" idi.

 

Gölcük'te yaşadığımız felaketin tetikleyici unsurunu bulmak bir yana; bu depremin diğer bazı depremlerle benzerliği, olasılıkla açıklanamayacak kadar ilginç özellikler arzediyor. İlginç olan; Gölcük depremi ile benzerlik gösteren bütün depremlerin kendilerini tetikleyen kesin olarak bilinmese de; bu depremlerin kendilerinin başka jeopolitik süreçleri tetikledikleri.

Tezimizi daha net ortaya koyabilmek için adım adım ilerleyelim.

 

1995 Kobe Depremi, Öncesi ve Sonrasının Düşündürdükleri :

 

• 1990'lı yılların başında; Japonya'da ciddi bir siyasi güce sahip ve 1995 Tokyo kimyasal gaz saldırısının faili olduğu iddia edilen Aum Tarikatı'ndan bir ekip; Tesla teknolojisini incelemek için Belgrad'ı ziyaret etti

 

• 1990'ların başında; sınırlarındaki adalar sorunu nedeni ile teknik olarak halen "savaşta" olan Rusya ile Japonya arasında barış rüzgarları esmeye başladı ve Aum Tarikatı lideri, eski Sovyet Başkanı Gorbaçov ve KGB şefi arasında Moskova'da bir görüşme gerçekleşti.İddialara göre; toplantıda Sovyetlerin elindeki "tektonik silah teknolojisine"" karşılık Japonların elindeki "süper bilgisayar teknolojisi"nin değiş tokuşu görüşüldü.

 

• Bu görüşmenin hemen sonrasında; Moskova'da Rus-Japon Üniversitesi kuruldu ve Aum tarikatının yönettiği bu üniversitede Rus ve Japon fizikçiler çalışmaya başladı

 

• 1993 yılının başında; Aum tarikatı liderinin yardımcılarından biri Avustralya'ya gitmeden önce Rusya'ya uğradı. Daha sonra Avustralya'ya geçen başkan yardımcısı; Batı Avustralya'da Banjawarn bölgesinde 200.000 (ikiyüz bin) hektarlık devasa bir koyun çiftliği aldı. Bir iddia Aum tarikatının bu çiftlikte sarin gazını denediği yolundaydı.

 

• 28 Mayıs 1993 tarihinde merkezi Banjawarn'deki koyun çiftliğine çok yakın olan 3.7 şiddetinde bir deprem meydana geldi. İşin ilginci; bu deprem Avustralya'nın o bölgesinin tarihinde kaydedilen tek depremdi.

 

• Görgü tanıkları; deprem öncesinde, gökyüzünde bir ışık çizgisinin/topunun ilerlediğini ve daha sonra yere doğu mavi bir şimşek olarak çakmasına müteakip depremin meydana geldiğini belirttiler. Patlamanın olduğu bölgenin üzerinde daha sonra; turuncu yarımküre şeklinde bir ışıma belirdi.Yarımküre şeklinde bu ışık havada iki saat asılı kaldı ve daha sonra; tanıkların ifadelerine göre "birinin düğmeyi kapaması gibi", ortadan kayboluverdi.

 

• 8 Ocak 1995'te; Aum tarikatının lideri Asahara; radyoda yayınlanan bir röportajda aynen şöyle dedi : "Japonya 1995 yılında bir deprem saldırısına maruz kalacak. Büyük ihtimalle hedef Kobe olacak" dedi.

 

• 17 Ocak 1995'te; yani Aum liderinin uyarısından tam 9 gün sonra Kobe'yi yerle bir eden deprem meydana geldi.

 

• 7 Nisan 1995'te; Aum tarikatının Bilim ve Teknoloji "Bakanı" Hideo Murai Yabancı Muhabirler Kulübü’nde düzenlediği basın toplantısında sorulan sorulara cevap verirken aynen şöyle dedi : "Bu depremin elektromanyetik güç yoluyla tetiklendiğine yönelik güçlü bir olasılık mevcut ya da birileri yerkabuğu üzerine böyle bir gücü uygulayan cihaz kullanmış olabilir"

• 1995 Kobe depremi sonrasında Tokyo borsasının çöküşü ile başlayan ve Asya'da Barings bankasının çöküşü ile devam eden finans depremi Japonya'yı uzun yıllar içinden çıkamayacağı bir ekonomik krizin içine soktu.

 

• Aum tarikatına yüklenen Tokyo sarin gazı saldırısı sonrasında Rusya ile yakınlaşmaları başlatan hükümet istifa etmek zorunda kaldı ve tarihin makro seyri içerisinde kurulmaya çalışılan Rusya - Japonya - Almanya ekseni (Kobe'nin sanayi kalkınması ve inşa ettiği yeni devasa liman Alman finansmanı ile mümkün olmuştu) fay hattı ile birlikte kırıldı. Japonya 1990'ların sonlarına doğru yaklaşılırken; ABD'nin uzaydan sağlayacağını söylediği "güvenlik şemsiyesi" altına girmeye ve ABD'nin koalisyon ortaklığı için daha uyumlu bir müttefik haline gelmişti.

Yukarıda temel hatları ile vermeye çalıştığımız olaylar dizisi Kobe depremini öncesi ve sonrası ile ele almaktadır.

 

1988 Ermenistan Depremi ve düşündürdükleri

Buna benzer bir tezi 1988 yılı 7 Aralıkta Ermenistan'ın Spitak şehrinde meydana gelen deprem için de ortaya koyabiliriz. Bu depremi incelediğimizde bazı çarpıcı benzerlikler ile karşı karşıya olduğumuzu görürüz :

 

• Ermenistan'daki depremden hemen önce, 6 Aralığı 7 Aralığa bağlayan gece Ukrayna'nın Lvov kentinden Ermenistan'ın başkenti Erivan'a ; Sovyetlerin özel kuvvetlerinden 400 kişilik özel bir tim getirildi. Stratejik noktaları korumakla görevli bu tim; 7 Aralıkta depremin gerçekleşmesinden tam 45 dakika sonra Spitak'daydı ve hassas bölgeleri ve devlet binalarını korumaya aldılar.

 

• Ermeniler; özel kuvvet askerlerine ne zaman intikal ettiklerini sorduklarında şu cevabı aldılar: "Depremden bir gün önce Erivan'dayken bize yarın Spitak'a geçeceğimiz söylendi"

 

o Deprem bölgesine iki saat önce ulaşan özel İsrail ekibine; Gölcük'e gidecekleri ne zaman söylenmişti acaba?

 

• Diğer bir ilginç benzerlik; sismograf kayıtları ile ilgili idi. Depremden bir saat sonra; güvenlik görevlileri ilgili merkezlerden sismograf kayıtlarını topladılar ve Ermeni Televizyonu; "bütün sismograf kayıtlarının depremin şiddeti ile paramparça olduğunu" duyurdu.

 

o Türk kamuoyuna böyle bir yalan söylenme bile gereği duyulmadı. "Deprem dede" bu anlamda görevini fazlası ile yaptı.

 

• Ermenistan depreminde de; aynen Gölcük'teki gibi tek değil; iki ayrı sarsıntı yaşandı. Gölcük depremini yaşayanlar; birinci sarsıntının sona erdikten sonra ikinci ve daha şiddetli bir sarsıntının gerçekleştiğini gördüler.

 

• Deprem sırasında Erivan'dan bile duyulan güçlü bir patlama sesi geldi. Normal depremlerde bu tür patlama sesi olmaz. Türkiye'de de Marmara'nın öte yakasından duyulan bu patlama sesi neyin sesiydi?

 

• Depremden bir yıl sonra; Moskova'daki Komünist Parti kongresinde, bayan Ermeni delege Ludmila Harotunyan ile zamanın savunma bakanı Marshhal Yazov arasında şu konuşma geçti :

 

o Ermeni Delege : Sayın Yazov; Ermenistan depreminde felaket alanına ne zaman geldiniz; PATLAMADAN önce mi, sonra mı?

o Yazov : PATLAMADAN iki saat sonra

 

o PATLAMA'yı kabul ettiğini farkeden Yazov bir kaç saniye sonra kendini toparlıyor ve cevabını; "Hayır; Depremden iki saat sonra" diye düzeltiyor.

 

o Ermeni Delege : Spitak'a iki saat içinde varmayı nasıl başardınız? Spitak'a varmak için ya önce Tiflis'e veya Erivan'a gelmeniz lazım ki; buradan da Spitak'a varmanız en az 1.5 saat sürer

 

o Bu noktada konuşmanın kontrolden çıktığını gören Gorbaçov; Ermeni delegenin mikrofonunu kapatarak, Sovyet Savunma Bakanı'nın daha fazla zorda kalmasını engelledi.

 

• Başta da belirttiğimiz gibi büyük çözülme süreçlerinin işaretidir; büyük felaketler. Ermenistan depremi; Ukrayna'daki Çernobil faciasından sonra Sovyet sisteminin çözülüşünün ikinci işaret fişeği idi. Sovyetlerin çözülüşü bazıları için kontrollü bir operasyondu. Fakat; Stalin zamanında topraklarını kaybettiklerini iddia eden Ermenilerin başlattığı Karabağ hareketi, Sovyetlere karşı kontrol dışı bir ayaklanmaya dönüşmek üzereydi ve Ermeni depremi bu hareketi kökünden etkisiz hale getirerek; Sovyet çözülme sürecini yeniden rayına oturttu.

Papua Yeni Gine'deki Tsunami'den ilginç bir ayrıntı

 

17 Temmuz 1998'de Papua Yeni Gine'de gerçekleşen ve on binlerin ölümü ile sonuçlanan Tsunami felaketinden kurtulanlar; üzerlerine gelen denizin ve üzerindeki havanın "alevler" içinde olduğunu söylediler.

 

Tsunami ile "ateş"'in görüldüğü ilk defa olmaktadır ve felaket sonrasında yanmış cesetlerin varlığı, "kayalara sürterek yandılar" gibi garip açıklamalarla geçiştirilmeye çalışılmıştır. Balıkçılarımızın ağlarının yanması ile ciddi benzerlikler gösteren bu yanma olayına bilim adamları hiç bir mantıklı açıklama getiremediler.

 

Deprem Silahı Teknolojisine Dair Ek Kanıtlar

 

Deprem sonrası yaşanan tartışmalarda; depremin doğal olmayan sebeplerden olabileceğini söyleyen herkes "komplo teorisi" çamuru ile bulandı ve medya bu kişileri bir grup kaçkın olarak göstermeyi başardı. Bu konularda Aydoğan Vatandaş gibi bir kaç yazar dışında kalem oynatıp, fikir yürüten olmadı ve konu "kontrolsüz teorileri" saha dışına çıkarmaya yarayan "komplo teorisi" silahı ile bertaraf edildi.

Peki buraya bir parantez açalım ve 1. tanığımıza tekrar gidelim : “Bir sabah cep telefonuma bir mesaj geldi, mesaj –“Aydoğan Vatandaş’ın kitabını okumamı istiyordu.” Tanıdık birinden gelmese mesajı belki de siler atardım ama, mesaja kulak verip gidip kitabı aldım, kitabın kapağına baktığımda ise bu kitabın benimle ne alakası olabilir diye aklımdan geçiriyordum ki, birkaç sayfasını karıştırdığımda donup kaldım. Bu kitabı ben yazmamıştım, benim adım da Aydoğan Vatandaş değildi, hatta onu hiç tanımıyordum, tesadüfen aynı yoldan bile geçmediğimizden emindim. Ama yazar sanki benimle sohbet etmişti ve bildiklerimi kelimesi kelimesine kitabına aktarmıştı neredeyse. Kitap yaklaşık bir buçuk saat sonra bittiğinde derin bir nefes aldım. Aydoğan Vatandaş benimle konuşmamıştı, pek çok bilgiyi bir araya getirdiği doğruydu ancak benim bildiğim ve onun bilmediği ayrıntılar vardı, eğer kazara bunları da yazmış olsaydı kesinlikle kendimden şüphe edecektim..” diyordu...

O günlerde "deprem silahı" ve "tektonik silah" gibi kavramlara gülünüyordu.

Halbuki depremden çok önce, ABD Savunma Bakanı Cohen'in 1997 Nisan ayında; ABD'nin Georgia Üniversitesi'nde "Terörizm, Kitlesel İmha Silahları ve ABD Stratejisi" başlıklı konferansta yaptığı açış konuşması çok açık olarak deprem silahı gerçeğini itiraf ediyordu. (Bkz. Raporun girişinde Cohen'in konuşmasından yapılan alıntı)

Resmi yetkililerin de bilgisine sunulan bu açık kanıt tozlu raflara konuldu ve "deprem silahından" söz edenleri komplocu olmakla suçlayan basın nedense ABD Savunma Bakanı'nın ağzından yapılan bu resmi itirafı hiç görmedi.

Günümüze geldiğinizde; yukarıda "Bilimsel Gerçekler" başlığı altında açıkladığımız bilimsel temellerin ve gerçeklerin ötesinde tektonik silahların varlığını kanıtlayan bir çok örneğe sahibiz. İşte birkaçı :

• Rusya'daki Moscow News gazetesi 1996 Aralık ayından yayınladığı bir haberde; Rusya'nın tektonik silah geliştirmek yolunda bir araştırma programı yürüttüğünü ve "Mercury" ve "Volcano" başlıklı bu programların 1987 yılında başlayıp, 1992 yılında sonlandırıldığını yazdı

1. tanığımız anlatmaya devam ediyor: İlginç görünümlü bir Rus gemisi (ki bana sorarsanız bu gemi bir araştırma gemisi idi), 17 Ağustos Sabahı İzmit Körfezinde ne arıyordu dersiniz, hem hiç yardım etmediler, hem de karaya dahi çıkmadılar. İlk saatler atlatılıp dalış ve seyrüsefere yasak bölge ilan edildiğinde de hemen bölge dışına çıkıyor ve orada beklemeye devam ediyordu. Ayrıca depremden sadece bir saat sonra körfeze demirlemişlerdi, olay sırasında bölgeye çok uzak olmayan ve güvenli bir yerde beklediklerini tahmin etmek hiçte zor değildi, çünkü tek hasarsız gemi onlarınki idi. Tahminen adaları kendilerine siper ederek olayın sona ermesini bekleyip ondan sonra ortaya çıkmışlardı. Gemiyi görenler çok şaşırmışlardı. Pek çoğu bu ne hızlı gemi böyle bizimkilerden bile önce olay bölgesine yetişmiş valla demekten kendini alamamıştı. Hatta bizler bile onları orada görünce “hadi be adamlara bak nasıl olurda bizden önce nokta atışı olay bölgesine gelebilirler diye hayıflanmıştık....... Ermenistan depreminde Ruslar bölgeye ne zaman gelmişlerdi?.......

ABD Kongresi'ne sunulan H.R. 2977 numaralı 107. yasa taslağı şunu öngörmektedir :

 

o Uzayın işbirlikçi ve barışçıl amaçlarla kullanılması ve ABD'nin uzaya silah platformları yerleştirilmesinin önlenmesi ve aşağıdaki silah sistemlerinin yasaklanmasına yönelik harekete geçmesi

#61607; Elektronik, psychotronic veya bilgi silahları

#61607; Kimyasal iz bırakan silahlar (chemtrails)

#61607; Yüksek irtifa çok düşük frekans silahları

#61607; Plazma, elektromanyetik, sonik veya ultrasonik silahlar

#61607; Lazer silah sistemleri

#61607; Kimyasal, biolojik, çevresel, iklimsel ve tektonik silahlar

(Hiç duymadığınız silah sistemlerini duymak için güzel bir liste)

• International Science and Technology Center (ISTC)'ın 1545 nolu projesinin başlığı ve açıklaması

 

o Başlık : Güçlü Elektromanyetik Dalgaların Etkisi ile Uzaydan Sismik Değişim Yaratma

 

o Açıklama : MHD jeneratörlerinin (MHD jeneratörü ile neyi kastettiğimizi anlamak için "Bilimsel Gerçekler" başlıklı bölüme bakınız) silah olarak kullanılma olasılığı sonsuzdur. Etkili bir MHD savunması kurulduğu takdirde ve sadece atmosferin gücünü kullanarak; 8-10 tane Tesla Coil'i (Yay) ve mıknatıslar aracılığı ile çok güçlü elektrik alanları yaratmak mümkündür.

Yukarıdaki bilgileri "Shell 20" ismi verilen ve aynı bilimsel prensipler kullanılarak; havada uçan herhangi bir aracın (füze;uçak) içinde geçtiği takdirde düşmesine yol açacak "elektromanyetik zırh" teknolojisi ile birleştirdiğinizde; bir ülkede yabancı güçlere "üs" vermenin düşündüğümüz çok ötesinde bir tehdit içerdiğini söylememize gerek var mı bilmiyoruz.

 

İçindeki özel kuvvet askerleri ile birlikte uçan Casa uçağının bilinmeyen bir sebeple birden yere çakıldığı bölgede bir NATO üssü bulunduğunu; duymayacağını, duysa da hareket edecek cesareti kendinde bulamayacağını bildiğimiz kulaklara hatırlatmanın tam zamanı.

 

 

Tez

Elimizdeki konunun hassasiyeti; herhangi bir analiz konusunun ötesinde bizleri tezimizi en doğru ve sağlıklı şekilde dile getirmeye zorluyor.

 

Biliyoruz ki;

 

1) Tektonik silah teknolojisi en az 100 yıldan beri vardır ve bu teknoloji bir silah olarak belli başlı büyük devletlerin elinde bulunmaktadır.

 

2) Türk Devleti; aslında NATO çalışmaları kapsamında bu teknoloji ile 1970'li yılların başından itibaren çalışmıştır. FEYDAMİK isimli Adana'da başlayıp; Marmara'ya taşınan bir projede çalışan Türk mühendisler bu teknoloji ucundan da olsa görme imkanı bulmuşlardır.

 

3) Türk Devleti; bu teknolojinin ve silahının varlığına dair gerekli somut bilgilere ve dolayısı ile 17 Ağustos depreminde inandırıcı olasılıklardan birinin "tektonik silah" teknolojisi olduğunu bilecek birikime sahiptir. Sorun; bilgi eksikliği değil; böyle bir olasılığı; doğru ya da yanlış, araştırıp sonlandıracak cesaret, misyon ve vizyon eksikliğidir.

 

4) Depremin öncesi ve sonrasına dair bütün bilgiler bilinçli bir kampanya ile kamuoyundan saklanmış ve kamuoyu depremin hezeyan boyutunda tutularak; deprem fenomeninin bugüne kadar toplum üzerinde bir psikolojik silah olarak kullanılmasının da önü açılmıştır. ((Deprem sırasında Gölcük tersanesindeki gerçek hasarın ne olduğunun saklanması gibi devlet sırrı kapsamındaki bilgilerin ifşa edilmesi gerektiğini savunmuyoruz. Savunduğumuz; bu konunun olası sebeplerine dair bütün boyutların ortaya dökülmesi Türk devletinin seyirciliğinde, medya tarafından başarı ile engellenmiştir)

Elimizdeki bulgulara ve bilgilere dayanarak iddia ediyoruz ki;

 

a) 17 Ağustosta Gölcük'te yaşanan deprem felaketinin doğal olmayan yollardan olma ihtimali; doğal yollardan olma ihtimali kadar fazladır ve sonuna kadar "milli güvenlik" meselesi olarak takip edilmesi gereken bir konudur. Bu inceleme yapılmadığı gibi "vatana ihanet" boyutunda bir aymazlıkla konu örtbas edilmiştir

b) Deprem sırasında bölgede "uluslararası bir deniz tatbikatı" gerçekleşiyor olması; bu tatbikata katılan İsrail, İngiltere ve ABD gibi güçlerin hepsinin elinde bu teknolojinin şu veya bu boyutunun olduğunun bilinmesi yukarıda belirttiğimiz inceleme gereğini daha da arttırmaktadır.

 

c) Deprem sonrasında; Türkiye'nin ekonomik ve sosyal olarak girdiği ve bir türlü içinden çıkamadığı istikrarsızlık girdabı; dünyadaki diğer depremlerin jeo-politik analizleri ile gösterdiği benzerlik dikkate alındığında; 17 Ağustos depreminin Türkiye'ye yönelik küresel operasyonun işaret fişeği olması ciddi bir olasılıktır. Deprem sonrasında; bölgede yaşanan sosyal çözülmeden, bölgenin misyonerlik faaliyetleri için giriş kapısı haline gelmesi, ekonomik krizlerin deprem sonrasındaki süreçlerle bağlantıları ve istihbarat örgütlerinin bölgede gerçekleştirdikleri yapılanma bu tespitler ışığında yeniden değerlendirilmelidir.

 

 

 

KISACASI;

17 Ağustos'ta Gölcük'te gerçekleştirilen teknolojik bir deneyin; kasten veya bilinçli olarak kontrol dışına çıkarak; Türkiye'nin halen yaşamakta olduğu istikrarsızlık girdabının fitilini ateşleyecek; fiziki, sosyal ve siyasi bir çöküşü hızlandırmış olması ihtimali ciddi bir olasılıktır ve sadece yaşayan değil; kaybettiğimiz onbinlerce vatandaşımızın bu olasılığın ciddi bir incelemeye tabi tutulmasını istemesi en doğal vatandaşlık hakkıdır.

 

Depremin üzerinden altı yıldan fazla bir zaman geçti; bu ülkenin vatansever kadrolarının ve kamuoyunun dikkatine sunulur.

 

Bu Vatanı kimseye teslim etmeyeceğiz, ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar !!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

 

 

Donanma Komutanlığının görkemli devir teslim törenine müteakip,deprem hiç beklenmedik bir zamanda, ansızın çıkagelmişti. İki firkateyni gece boyunca aydınlattığı orduevi yerle bir oldu. Milyarlarca liralık havai fişeklerin aydınlattığı Gölcük semaları bir kaç saat sonra bilim adamlarının "deprem ışıması" dedikleri ancak hala ne olduğu tam olarak anlaşılamayan bir "şey”le aydınlandı. Bir kaç saat sonra, o unutulmaz uğultunun ardından bütün Türkiye derin uykusundan uyandı.

Binalar birbiri ardına devrilirken, ölüm binlerce insani ayni anda yakalıyordu. Devlet hazırlıksız yakalanmıştı. Binlerce insan, teknik yetersizlikten ötürü enkazların altında günlerce bir kurtarıcı beklerken öldüler. Kısa süre sonra kamuoyu hummalı bir tartışmanın içinde buldu kendini. Binaların depreme dayanıklı yapılmayışı, fay hattının üzerine yerleşim alanlarının kurulması gibi argümanlar sıkça duyulan şeylerdi. Televizyon kanalları tartışma programlarını depreme ayırıyorlardı. Bu sırada deprem anini yasayan insanlar depremle ilgili enteresan şeyler söylemeye başlıyor; kamuoyu tam olarak anlam veremese de iddiaları can kulağıyla dinliyordu. Enkazdan kurtarılan bir bayan, Ali Kırca'nın yönettiği Siyaset Meydanında şunları söylüyordu.

"O gece ne olduğunu bilmiyorum ama bildiğim bir şey var ki bu depremden farklı bir şeydi."

 

İddialara yenileri ekleniyordu. Depremden hemen önce Gölcük'ten Avcılar'a kadar geniş bir alanda görülen "ateş topu" ile ilgili bilimsel bir açıklama yapılamıyordu.Bazı bilim adamlarının görülen ateş topunun "deprem ışıması" olduğunu söylemelerine rağmen, neden diğer depremlerde de benzeri bir ışıma yaşanmadığı sorusunun cevabi net olarak verilemiyordu. Öyle olsa bile, bu da sadece bir tezdi ve geçerliliği de en fazla diğer tezler kadardı. Bu arada depremden neredeyse iki hafta önce elime geçen bir dergide yer alan ifadeler oldukça ilginçti.

 

Depremin merkez üssünün Gölcük Donanma Komutanlığı olduğunun resmen açıklanmış olması, dergide yer alan ifadeleri daha da şaşırtıcı kılıyordu. Depremin merkez üssünün Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsızlığının sembolü olan bir askeri üs olması kuskusuz ilginçti.

 

Furkan dergisinin Temmuz sayısında, yer alan ifadeler aynen şöyleydi: "Mesela basına verilmeyen, ancak istihbarat kapsamında edindiğimiz bilgilere göre, Gölcük askeri tesislerinde oldukça garip olaylar meydana gelmektedir. Kapılar kendi kendine açılmakta, mühimmat depoları içinde, siyahi ziyaretçiler görülmekte, arabalar durduk yerde çalışmakta..." Bu dergide yer alan ifadeler, depremden tam bir ay önce yazılmıştı.

Gölcükte neler oluyordu.? Kocaeli depremi doğal bir afet miydi? Yoksa suni yaratılmış olabilir miydi.? Bu konuda hemen deprem sonrası bir takım teoriler ortaya atılmaya başlandı. Kimine göre Ruslar bomba patlatmıştı ve buda depreme neden olmuştu. Kimileride Yugoslavya'ya atılan bombaların yerkabuğunun dengesini bozması sebebiyle depremin gerçekleştiğini söylüyordu. Hatta bazılarına göre bu isi PKK bile yapmış olabilirdi. Nitekim CNN televizyonu Başbakan Bülent Ecevit ile yaptığı bir röportaj sırasında böyle bir soruyu sormakta herhangi bir beis görmedi. Kimide bunun başka bir terörist örgütün isi olduğunu veya uzay araştırmalarının bir parçası olduğunu söylüyordu.

 

Ancak bu teoriler arasında en akla yatkın olan Future Times'da yayınlanan araştırma dizisinde yer alan hikayeydi. Bu senaryoya göre, San Andreas fay hattında meydana gelebilecek büyük bir depremin Amerikan ekonomisine çok büyük zarar vereceğini bilen ABD, yer kabuğundaki değişimleri izleyerek, daha deprem oluşmadan tektonik katmanlar arasında artan basıncı değişik noktalardan patlatıp boşaltarak, büyük depremi küçük depremler haline dönüştürmenin yolunu bulmuştu. Yıllar önce Sırp asıllı Amerikan bilim adamı mucit Nicola Tesla tarafından geliştirilen bu "düşük frekanslı elektromanyetik ışınımla yüksek enerji nakli" tekniğini,hem Ruslar hem de Amerikalılar uzun zamandır bir silah olarak kullanmanın yolunu arıyorlardı. Bu yöntemle çok uzaktan, hatta uzaydan geniş alanlarda tahribat yapabileceklerdi. Ancak Pentagon yıllardır çok güçlü bir silah geliştirmek amacıyla üzerinde çalıştığı bu projeyi, bir yandan da barışçı "deprem indirgeme" sistemine uygulamak suretiyle tepkileri azaltmayı ve fonlama devamlılığını sağlamayı amaçlıyordu. Bu nedenle proje önce Avustralya’nın çıplak ve seyrek nüfuslu kırsal bölgelerinde denendi ve geliştirildi.

Daha sonra bunun deprem bölgelerinde denenmesine geldi sıra.

 

Değişik zamanlarda Kafkaslarda Okyanus tabanında ve Güney Amerika’daki Ant dağlarında tektonik uyarılar verilmek suretiyle indüktif deprem yaratma konusunda büyük adımlar atıldı. Bu araştırmalar Amerika'da HAARP ve diğer askeri tesislerin kumanda merkezlerinden yürütülüyordu. Bu arada Türkiye, Japonya ve benzeri deprem bölgelerinde sismik ağ şebekeleri kurularak bu bölgelerin tektonik verileri saniyesi saniyesine devasa bilgisayarların kayıtlarına gönderilmeye başlandı. Üniversiteler ile ortak projeler geliştirilerek yüzlerce bilim adamına Amerika’da deprem konusunda araştırma yapma bursu verildi. Ancak projenin gizliliği esastı. Bu nedenle tüm ilişkiler paravan araştırma kurumlarınca yürütüldü. Ancak zaman zaman bilgi sızıntısına da olanak verilerek halkın bu konuda genel fikri olması istendi.

 

Kobe'de ve daha başka yerlerde meydana gelen depremlerin arkasındaki gariplikler halkası bu şekilde bazı çıkar gruplarını, töre ve mafya örgütlerinin isi gibi gösterilmek istendi. Bunda da büyük ölçüde basarili olundu. Ve gün geldi bu sistem Türkiye'de denenmek istendi. Bölge zaten bu amaçla yıllardır sismik espiyonaj altındaydı. Nitekim gelişmeleri dikkatle takip edenler depremden hemen sonra milli istihbarat teşkilatının girişimleriyle Türk Telekom’un, Türkiye’nin sismik bilgilerini pentagona ileten NATO üssünün iletişimini nasıl kestiğini hatırlayacaklardır.

 

 

Bu arada ilginç bir şey daha olmuştu. Depremle ilgili haberler birbiri ardına gelirken, bir haber önce görünüp sonra kayboldu. 20 Ağustos Cuma aksamı televizyonlar bir İsrail uçağının Ataköy açıklarında denize düştüğünü duyurdu. Ancak bir süre sonra haber kesildi ve uçağın akıbeti ile ilgili bir daha haber alınamadı. Olaydan bir gün sonra Deniz Kuvvetlerinden bir dostum beni aradı ve bu olayda bir takım soru işaretleri bulunduğunu, bu konunun perde arkasını araştırmamı rica etti. Kısa süre sonra ulaştığım bilgiler, gerçekten ilginçti. Uçak, düştükten kısa süre sonra teknesiyle o sırada Ataköy açıklarında olan balıkçı Abdullah kaptan tarafından kurtarılmıştı. Abdullah Kaptan olayı su şekilde anlatmıştı: "Uçağın düştüğünü görünce derhal yardıma gittik. Uçağın kanatları yara almıştı. Hemen uçağı bağladık ve Zeytinburnu limanına çektik. Teşekkür beklerken küfür yedik. Ne olduğunu bile anlamadık." Bu konu o gece o bölgede görev yapan Sahil Güvenlik 4. Botunun sorumluluk alanındaydı.

 

Araştırmalar Sahil Güvenliğin bu konuyla ilgilenmediğini ortaya çıkardı. Olay yerine gelen televizyon ekipleri ise şaşırtıcı bir şekilde çekim yapmaktan vazgeçmişlerdi. Daha sonra uçağı Zeytinburnu'na yanaştıran balıkçı Abdullah Kaptan olayı Kumkapı'daki Gümrük muhafaza iletti. Kısa süre sonra tutanak tutuldu. Ancak Gümrük muhafaza da tutanak tuttuğuna pişman oldu. Uçağın sahibi İsrail asilli biriydi. O gece ne oldu ise bir türlü anlaşılmadı.

 

Deprem için 1900'lerin başından beri Nicola Tesla adındaki Sırp asıllı bilim adamının bulusu olan "elektromanyetik endüksiyon tekniği" (Tesla Makinesi) kullanıldı. Tesla makinesi'ni nasıl çalıştığı hala bir sır, ama Amerikalıların uzun zamandır bu makine üzerinde çalıştıkları biliniyordu. Tesla, ilk olarak ilkel bir düzenek ile 1908 yılında Sibirya'da Tungska bölgesinde bir deney yapmış ve burada meydana gelen patlama sonrası oluşan çevre tahribatı korkunç boyutlardaydı. Hiroşima’nın 40.000 katına yakın enerji açığa çıkmıştı. Patlamanın etkisi kilometrelerce kare alana yayılmıştı. Ancak ortada en ufak bir krater veya metal kalıntısı yoktu. Bu durumda bir göktaşının düşmüş olması ihtimali ortadan kalkıyordu. Bilim adamları Tungska'da ne olduğunu hala tam olarak çözmüş değillerdi. Ancak yıllardır Avustralya'da karada, açık arazide ve Kaliforniya'da da su üstü ve su altı askeri tesislerde bu deprem (Tesla) makinesinin denenmekte olduğu da sır değil.

 

Buradaki garip tabiat olayları ve sık sık olan depremler ile bilgiler internetteki sitelerde bile yer almakta. Ancak başlangıçta askeri amaçlı olarak geliştirilen bu acayip doğa silahı daha sonra kaynak sorunuyla karsılaşınca barışçı amaçlarla da kullanılacak şekilde adapte edildi. (Tıpkı atom bombası ve TNT gibi.) Makinenin Kaliforniya'da San Andreas fay hattında olacak muhtemel bir deprem öncesi kullanılması düşünüldü. Tesla makinesi sayesinde fay hattındaki enerji birikimi çok yüksek düzeylere çıkmadan, gerilim daha küçükken,suni depremlerle deşarj edilerek boşaltılacak ve böylece büyük deprem önlenecekti. Ancak teorinin denenmesi ve deneylerle geliştirilmesi gerekliydi. Hata ve kusurların asgariye indirilmesi şarttı. Bunun içinde San Andreas fay hattına benzeyen fay hattıyla, çatal yapan fay gruplarına ihtiyaç duyuluyordu. Bu fay grubu ise Türkiye'deki Kuzey Anadolu fay hattıydı. Geometrisi ve jeolojik yapısı ayni San Anderas karakterindeydi. Kuzey Anadolu fayı, tıpa tıp birbirine benziyordu. Bu fay üzerinde yapılacak bir ön deşarj deneyi Californiya'daki gelecekte olacak depremler için çok şey öğretebilecekti. Amerika bu amaçla yıllarca deney yaptı; bu ve buna benzer deprem bölgelerinde. Pentagon açısından da bulunmaz bir nimetti bu.

Bu suretle hem projeye masum bir kılıf bulunuyor, hem de finansman için yeni kaynaklar sağlanıyordu. Ancak yinede toplu imha silahı olma özelliği ile bu makine askeri nitelikteydi ve onunla ilgili herşey "Çok gizli" damgasını taşıyordu. İşte Amerikalılar bu nedenle İzmit’teki fay hattındaki hareketleri ve enerji birikimini büyük bir gizlilik içinde, herkesten habersiz ama çok yakından takip ettiler. MTA’nın ve diğer jeolojik ölçüm kurumlarının verilerini inceleyerek ve uzaydan bölgeyi izleyerek burayı adeta abluka altına aldılar. Son gerilimi de böylece çok önceden haber aldılar. Ancak ABD'nin bölge ile ilgili bu hareketliliği ne kadar gizli olursa olsun bazı kaynaklara sızmasını engelleyemedi.

 

Tanığım soruyu tam yerinde soruyor işte sorusu; "Ancak her zaman aklıma takılan bir konuyu aktarmak istiyorum. 1999 Temmuzunun 24 ünde bizden bir grup arkadaş Çanakkale’ye gitti. Nostre Damus’un kehaneti dediler hatırlarsan. Oralarda deprem olacağından şüphe edilmişti. Hatta arkadaşlara sivil elbise giydirip resmi araçla gönderildiler. Buna da o zaman hiç anlam verememiştim" ve bu sorunun cevabı;

Kanadalı bir bilim adamı her nasılsa bu gizli verilere ulaşarak, bölgede bir deprem olacağını ve bunun için bölgenin takip altına alındığını anladı. Ve bunu kendi amaçları doğrultusunda yaklaşık 48 gün ve 240 km hata ile yayınladı. Ancak ne bu bilim adamına, ne de yayınına daha sonra nedense kimse dikkat etmedi. İzlenen bu enerji birikimi bir süre sonra depreme neden olabilecek büyüklüğe erişecek ve belki de İstanbul’u da tehdit edecek hale gelebilirdi. Bu noktada, Amerikalılar acaba konuyu Türk makamlarına haber vermişler miydi? Ama o gece Gölcük'te askeri tesiste ve Marmara denizinde bu Tesla makinesi kurulmuş ve çalışmaya hazır hale getirilmişti bile. Yoksa Türk makamlarına İstanbul’da olabilecek bir depremin basıncını azaltacak bir askeri sistemi deneyeceklerini mi söylemişlerdi.? Yoksa bunun rutin bir askeri durum olduğunu mu düşünüyorlardı.?

 

Bu soruların cevapları hala bir sır. Gölcük Donanma Komutanlığı’nda görevli asker, astsubay ve subaylar, Donanma karargahında garip bir şeyler olduğunu farketmislerdi. Bu konuyla ilgili bilgiler de nasıl olduysa yukarıda ismini zikrettiğimiz dergide yer almıştı.

 

Peki İsrail askerlerinin bu projedeki yeri neydi.? İsrailli askerler ve üst düzey subaylar o gece Gölcük'te ne arıyorlardı.?

Emekli Bir Subay tanığım anlatıyor; "Bu devir teslim töreni her yıl yapılan rutin bir ulusal törendi. Uluslararası bir kimliği yoktu. Ama İsrail subayları ve üst düzey yetkilileri oradaydılar.! Bunun nedenini simdi çok daha iyi kavrayabiliyoruz. Onlar oradaki Tesla makinesini kurmak ve çalıştırmak ve onun gizliliğini korumak ve her ihtimale karşı bir şeyler ters giderse onu imha etmek için oradaydılar. Bizimkilerin ise bir şeyden haberi yoktu. Bize güvenende yoktu zaten. İş İsrail’e ihale edilmişti. Ancak o gün nedense hiç kimse İsraillilere, bugüne kadar hiç katılmadıkları bu devir teslim törenine neden katıldıklarını sormadı. Ya şaşkınlıktan yada telaştan, enkaz altında kaç İsrail askerinin öldüğü, kaçının yaralandığını da soran olmadı. O felakette kaç İsrail askerinin öldüğünü ne Genelkurmay yayınladı ne de İsrail böyle bir bilgi açıklamak nezaketinde bulundu. Herkese verdikleri imaj ise oraya bize yardim için geldikleri seklindeydi. Hemen bir hastane kurdular. Yaralarımızı sarmaya yardımcı olmak için daha sonra o bölgede bir yerleşim merkezi kuracaklarını açıkladılar. Neden.? Esas amaçları enkaz altındaki askerlerini ve önemli askeri malzemeyi çıkararak götürmekti. Gerisi paravan operasyondu. Bizde "Bak su İsrail’e, helal olsun, hemen yardımımıza koştu." diyerek sevindik. Deprem neden gündüz bir saat'te değil de çok ilginç bir şekilde gece tam 03:02'de oldu.? Sanki 03:00 saati depremin başlaması için özel olarak seçilen bir saat gibi. Böyle geç bir saatte olacakları kimsenin görmesi olası değil, gözlemci riski ise en az düzeyde. Tıpkı bir askeri operasyonda olduğu gibi sanki talimatlara saat tam 03:00 olarak giren başlangıç saatinde yeşil ışık yakılmış ve Tesla cehennem makinesi yer altındaki sığınakta ve deniz altında çalışmaya başlamıştı. En geç 1-2 dakika içinde de gücü en üst düzeye ulaşmış olacaktı. Aynen de öyle oldu. Makine gürültüyle enerji toplamaya başlamıştı. Bu sırada, Avustralya’da ve okyanus'ta bu tür suni depremler öncesinde görülen elektrik boşalması, hava yarılmasından oluşan ışıklar ve patlamalar oluştu atmosferde. Ve arkasındanda makinenin boşalması ile birlikte yer yarıldı ve oluşturulan enerji doğaya aktarıldı."

 

Tanıklardan biri soruyor "Kim olduğunu şimdi hatırlamıyorum bir kişi bize TÜPRAŞ Rafinesinin 9 büyüklüğündeki depreme dayanıklı olarak inşa edildiğini söylemişti. Biliyorsun orada sadece bir tank da yangın çıktı. Toplam 16 tank mı ne varmış orada diğerlerine bir şey olmadı. Madem orası 9 şiddetine dayanıklı yapıldı, 7,4 büyüklüğündeki depremde neden yıkıldı? Bu soruda sorulabilir sanırım".

 

Ancak hesapta doğanın oyunu yoktu. Oluşan deprem hem beklenenden çok uzun süreli, hem de çok daha güçlü çıktı. Bize büyüklüğü 7.4'e olarak yutturulan deprem tepe noktasına ulaştığında Amerika'da aletler 10.1'i gösteriyordu. (o güne ait kayıtlar önce bütün sitelerden silindi, sonra 6.7 gibi komik bir rakam ortaya çıktı, ama olayın büyüklüğü ile bağdaşmayınca pazarlık usulü 7.4 de karar kılındı, bu bilgi tam 10 gün sonra düzeltilmiş şekliyle web sayfalarında yer alacaktı, ilk andaki 10.1 lik "usgs" kayıtları silinecek ve her şey yeniden düzenlenecekti) Büyük bir patlama ile hersey kontrolden çıktı. Tesla deprem makinesi, depremin enerji gerilimine dayanamayıp parçalandı ve ortaya çıkan güç yeraltında muazzam bir patlamaya neden oldu. Ve bu yeraltı laboratuarlarının tam üstündeki, her şeyden habersiz uyuyan yüzlerce askeri barındıran ve 8 büyüklüğündeki depreme dahi dayanıklı olması gereken askeri tesisler un-ufak olarak dağıldı. Hesaplarda hata yapılmış, belki de fay hattının tepkileri ve enerji dağılım değerleri yanlış hesaplanmıştı. Her ne olduysa oldu ve doğanın beklenmeyen bu tepkisi bütün çevreyi yerle bir etti. Bir önlem olarak tüm bölge ve hatta bütün İstanbul 4 saat süreyle bir haberleşme ablukası altına alindi. Elektrikler kesildi ve telefonlar iptal edildi. Kimsenin birbiriyle haberleşmesi istenmiyordu. Cumhurbaşkanı dahi sabahleyin "benimde telefonlarım kesikti" seklinde garip bir açıklama yapacak ve bizde buna bir anlam veremeyecektik. Demirel tam bir şaşkınlık içindeydi.

 

Ne yapacaklarını bilemedikleri için ne Cumhurbaşkanı, ne de Başbakan saatlerce bir şey diyemedi, demeç veremediler. "Üzgünüz" dahi diyemediler. Ancak sabah saat 09:00 sularında televizyon ekranlarının karşısına geçip halka üstün körü bir açıklama yapabildiler. Durum vahimdi. Hatta belki de Clinton dahi o anda konuya ilk kez vakıf olan yardımcılarından ve olağanüstü Milli Güvenlik konseyinden görüş alıyor ve Türkiye'ye nasıl yardim edileceğini hesaplıyordu. Hemen gerekli sıhhi yardim ekipleri organize ediliyor ve bölgedeki tüm Amerikan askeri birlik ve filolarına Türkiye'ye doğru hareket emri veriliyordu. Amerika diyetini Türkiye'ye tam destek vererek ödemeye çalışıyordu adeta. Bu arada devreye Avrupa ülkelerinin liderleri de giriyor ve belki de onlardan da Türkiye için sözler alınıyordu. Yunanistan bile harekete geçirilerek Türkiye'ye karşı olan hasmane tutumuna son vermesi sağlanıyordu. Tüm Bati başkentleri hareket halindeydi, panik yoktu. Her şey kontrol ve koordinasyon altındaydı; bir tek Türkiye dışında. Bizde ise sanki bir emrivaki felakete karşı nasıl tavır almaları gerektiğine bir türlü karar verilemiyor; kararsızlık içinde bocalayarak büyük bir gizlilik içerisinde ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Sabah saat 03:05 ile 06:30 arasında Batı’da bu hareketlilik yaşanırken bölgede de çok hızlı ve çok gizli bir askeri hareketlilik hakimdi. Ancak herkes kendi derdine düşmüş olduğundan bu olağanüstü gizli operasyondan kimsenin haberi olmuyordu. Böylece bu isi planlayanlar, gecenin karanlığından da yararlanıp denizaltından parçaları kıyıya vuran Tesla makinesinin kalıntılarını toplayıp, yeraltı ve yerüstündeki tüm delilleri de yok ediyorlar ve hatta belki de insanları canlı canlı gömerek tüm izleri yok etmeye çalışıyorlardı. Ve bölgeye son hızla gelen Rus araştırma gemisi dahi sabah saat 06:30'da bölgeye vardığında, havanın aydınlanmasıyla birlikte etrafa delil olabilecek tek bir cisim bile kalmamıştı. Deniz altında oluşan radyasyon anlaşılmasın, dibe çöken kalıntılar araştırılmasın ve patlama sonucu meydana gelen denizaltı krateri ve çukur ortaya çıkarılmasın diye bu bölge derhal askeri karantinaya alınarak dalışa yasak bölge ilan ediliyordu.

 

Bütün bu temizlikler yapıldıktan sonra, Ecevit ve daha sonra da Demirel'in bölgeye gitmelerine izin veriliyordu. Onların dahi ne bölgeye uçuşlarına, ne de telefon irtibatı kurmalarına izin vardı. Sanki koskoca İstanbul ve Kocaeli bölgesi uzaydan gelen yaratıklar tarafından abluka altına alınmışçasına tam bir haberleşme karanlığına sokulmuştu. Tek bir telefon dahi çalışmıyor, elektrikler verilmiyordu. Ancak Ecevit ve Demirel, belki de olan biteni içlerine sindiremediklerinden olsa gerek, evleri kendilerine mezar olan binlerce insanimizin da acısıyla bir türlü rahat hareket edip halkla bütünleşemiyorlardı. CNN haber spikerinin "depremin ardinda PKK mi var?"

sorusuna, Ecevit ona "siz ne saçmalıyorsunuz, deprem ile PKK’nın ne alakası var?" bile diyemiyordu. Sadece spikerle göz göze gelmemeye dikkat ederek "sanmıyorum" gibi o günlerde bizi epeyce şaşırtan bir ifade kullanıyordu.

(İnsan bu durumda şunu düşünüyor ''acaba haberleri var mıydı?'' Öyle ya Askeri bölgelerimizde kuş bile uçurtmayanlar nasıl oluyor da İsrail ve Amerikan Askerlerini; Uluslararası bir kimliği olmayan Devir Teslim Törenine çağırıyorlar ve orada bu makinelerin kuruluşunu görmüyorlar. Eğer haberleri varsa ki umarım yoktur bu Projenin uygulanmasına izin verenler bu millete nasıl hesap verecekler. Tarih yargılamayacak mı onları)

 

Peki Amerika ne yaptı sonra.? Hemen tüm imkanlarını Türkiye için seferber etmedi mi? Clinton Amerikan halkından Türkiye'ye yardim etmelerini istemedi mi? Kasım’da Türkiye'ye geleceğini ilan edip, Ecevit'in de bu arada Amerika'ya kendini ziyarete geleceğini haber vermedi mi? Ecevit belki de Amerika'ya bu felaketin ve binlerce şehidin diyetini konuşmaya gidecekti. Nitekim gitti de. Ardından Clinton Türkiye'ye gelerek deprem bölgesini ziyaret etti. ABD'nin bu aşırı ilgisi sadece müttefik olmasıyla açıklanamazdı. Bu arada, acaba hükümet içinden sızan bazı bilgiler, bazı bakanların yabancılara karşı saldırgan tavır takınmalarına neden olmuş olamaz mı? İlk anda çok yadırgadığımız Sağlık Bakanı Osman Durmuş’un "yabancılara tek hasta bile vermem ve onlardan kan da almam" demesini şimdi yadırgayabiliyor musunuz.? ABD'nin saygın gazetelerinden New York Post'un haberine bir de bu gözle bakin: "Türk hükümeti, ABD'nin Deniz hastanelerini kullanmıyor.. Türkiye'deki şiddetli depremde 27.200'den fazla kişi yaralandı. Ancak yetkililer tarafından yapılan açıklamada, depremin meydana geldiği tarihten itibaren geçen iki haftalık süre içinde ABD tarafından gönderilen Deniz Kuvvetleri'ne ait üç adet yüzer hastanede henüz tek bir hastanın bile tedavi edilmediği bildirildi. Türkiye'ye gönderilmiş olan uluslararası yardımın çoğunun kullanılmaması Ankara'daki hükümetin eleştirilmesine neden oldu. Türkiye'de yayınlanan Radikal gazetesi o günlerdeki sayısından birinde 750 ton yardim malzemesiyle yüklü bir İsrail gemisinin üç gün süreyle gümrükte tutulduğunu yazdı. ABD gemilerinin İzmit’e varışından önce Türkiye Sağlık Bakanı Osman Durmuş’un bu gemilere ihtiyaç olmadığına ilişkin sözlerine geniş bir şekilde yer verildi. Ancak ABD Büyükelçiliği, aralarında 600'den fazla yatak taşıyan Kearsarge adli geminin de bulunduğu üç adet yüzer hastaneyle ilgili olarak bir uyuşmazlık yaşanmadığını bildirdi."

 

Yıl artık 2009 ve bu kadar zaman içinde bizim hala bu işin peşini bırakmamızdan rahatsız olanlar çareyi Tektonik silahı devre dışı bırakabilecek çareler arayıp çözümler üreten bir teşkilatı oldubittiye getirerek kapatmakta buldular. Emir büyük yerden gelmişti, her yere eli kolu uzanan ve her şeyden haberdar olan ve ülke güvenliği için olmazsa olmaz bir teşkilatı aynı işi başka birimlerde yapıyor o zaman bunları birleştirelim diyerek sudan bir bahane ile Sivil Savunma Genel Müdürlüğünü kapatıp yeni bir Başkanlık kurdular. Belki birleştirme düşüncesi iyi olabilirdi ama görüldü ki bu birleştirme işi bilen kadroların tasfiyesi için yapılmıştı. Eski ekipten işi bilen hiç kimse yeni oluşturulan Başkanlık bünyesinde görev almadı, tecrübeli kadrolar çil yavrusu gibi dağıtılarak kurumdan uzaklaştırıldı, sahipsiz ve başıboş bırakıldı, küstürüldü. Görünen o ki görev alan varsa da etkili ve söz sahibi konumda olamayacak. Birimlerin başına getirilenlerde bu konuda nerdeyse hiçbir tecrübesi olmayan kişiler, bu onların suçu değil ama bundan sonra oluşacak afetten çok daha büyük bir afet kapıda, o da işi bilmeyenlerin neden olacağı kaos ortamı. Profesyonel olarak görev yapan arama kurtarmacıların maaşlarının bile nasıl ödeneceği konusunda büyük sıkıntılar yaşanıyor. Personel arasında yaratılan ayrımcılık sonucu kimsenin kimseye güveni kalmamış durumda, birlikte birbirine canını emanet ederek çalışacak profesyonel kadro kalmadı. Amaç da zaten bu değil mi?

 

Sayın A. Nail Kubalı, yirmili yaşlarında Amerika’da danışmanlık yaptığı yıllarda başından geçen enteresan bir anısı var. Kendi anlatımıyla olay özetle şöyle:

"Kansas eyaletinin Wichita kentinde bir kuruluşun yönetim kuruluna sunum yapan sayın Kubalı, toplantı sonrasında, yönetim kurulunun Afrika kökenli Amerikalı olan bir üyesiyle sohbet ederken bu zatın ABD ordusundan emekli bir yarbay olduğunu öğrenir. Üstelik bu Amerikalıyla sohbetlerini Türkçe olarak yapmaktadırlar. Amerikalı, “Türkçe’yi orduda öğrendiğini” söylediğinde Kubalı biraz şaşırarak, “Neden Türkçe öğrenmeyi tercih ettiğini” sorar. Amerikalı’nın gülümseyerek verdiği cevap daha da şaşırtıcıdır: “Çünkü benim ödev kentim İstanbul!”

 “Nasıl yani?”

 “Ben, Amerikan ordusu İstanbul’a girdiğinde, Türk sivil savunma ekiplerinin yolumuzu şaşıralım diye değiştirip karıştıracakları sokak tabelalarını yerli yerlerine takmakla görevliyim. Emekli olmama rağmen her yıl ‘tatilimi’  İstanbul’da geçiririm. Bunun için ordudan ücret alırım. İstanbul’u en küçük ara sokaklarına kadar bilirim.”

Adeta kanı donan Nail Kubalı’nın ağzından, “Ama biz sizin müttefikiniziz! NATO üyesiyiz!” sözleri dökülünce hala gülümsemekte olan Amerikalı şu cevabı verir:

“Contingency Planning!”

“Anlayamadım… O da nedir?”

 Şöyle ki, ABD silahlı kuvvetlerinin her türlü ihtimale göre böyle yüzlerce planı vardır. Bunlar hazırlanır, yarın uygulanacakmış gibi çalışılır ve öylece bekletilir. Ama bunlar uygulanacak diye bir şart yoktur. Sadece uygulamayı gerektirecek bir durum ortaya çıktığında hazırlıklı olmak içindir.”

Size bir de "Milenyum 2000" tatbikatını tekrar hatırlatmalıyım. Bir Ortadoğu ülkesinin tek kurşun atılmadan ele geçirilme planı ??????

Ne ölenlerimiz geri gelir, ne de anılarımız. Ancak İzmit’te, Gölcük'te, Yalova'da, Halıdere'de, Avcılar'da, Bolu'da, Düzce'de ve daha nice yerleşim merkezlerinde enkaz altında yaşamlarını yitiren binlerce Ahmet Mehmet, Hatice, Ayşe ve Ali'ye karşı bir vicdan borcumuzda mi olmayacak.? Onlar geride gözleri yaşlı onbinlerce sevenlerini, sıcaklıklarından mahrum bırakırken, sırf Kaliforniya'da Jony'ler, Susan'lar ve Alice'ler yaşasın diye yasamdan çalındıklarını dünya bilmesin mi..?

 

Bu makale Ahmet Serdar Demirer tarafından yollanarak, izni ile yayınlanmıştır.

Son Güncelleme: Pazar, 30 Mayıs 2010 01:00  

Kimler Sitede

Şu anda 13 konuk çevrimiçi
Please login to be able to chat.

health questions health illness food american food italian travel cruises travel hotels